hub MindNexus
Sınav Sistemi & Alan Seçimi

Sayısal mı, EA mı? "Sayısalcı Üstündür" Yanılgısı

K
Kaan Sezgin · Kurucu ·~6 dk okuma

Her sınav döneminde Türkiye'de uygulanan mevcut sınav sistemine sayısız eleştiri yöneltiriz — ve dönüp baktığımızda çoğu zaman haksız da sayılmayız. Karşımızda ciddi yapısal sorunlar barındıran, öğrencinin verdiği emeğin çoğu kez karşılığını bulamadığı bir yapı var. Bu yazıda, bu yapısal kusurların ürettiği en yaygın algılardan birini ele almak istiyorum: "Sayısal, EA ve Sözel'den daha zordur; dolayısıyla daha üstündür" inancını.

Sığ bir hiyerarşi

Klasikleşmiş ama bir o kadar da sığ bu bakış açısı, matematik ve fen yapabilmeyi Türkçe ve sosyal yapabilmenin üzerinde konumlandırır. Oysa bu hiyerarşi, alanların gerçek doğasından değil; sınav sisteminin kusurlarının kitleler üzerinde yarattığı bir algıdan besleniyor.

Haklı olunan tek nokta: birim zamandaki emek

Yine de bu algının bir haklılık payı var: sayısal derslere birim zamanda verilen emek daha yüksektir; dolayısıyla sayısal alanda derece yapmak, EA ve Sözel'e kıyasla daha zordur. Bu, kabul edilebilir ve mantıklı bir argüman. Ama dikkat: bu argümanı doğuran şey de yine aynı yerden kaynaklanıyor — sınav sisteminin yapısal kusurlarından.

İki ders, iki dünya: fizik ve tarih

Somutlaştıralım. Sayısaldan fizik, Sözel/EA'dan tarih dersini alalım. Sistem, tarih sorularını ağırlıkla ezber üzerinden sormayı tercih eder; nadiren muhakeme istediğinde ise çoğu zaman metnin cevaba göz kırptığını görürüz. Fizikte ise tek bir bilgiye sahip olmak soruyu çözdürmez; çok katmanlı bir yapı, detaylı konu çalışması ve ciddi soru bankası pratiği şarttır. Tarih için ise — sistemin bugünkü hâliyle — aynı bilgiyi birkaç kez okumak çoğu soruyu çözmenize yetebiliyor. Bunun canlı örneği benim.

"Sizi kendi alanınızda geçerim" — doğru ama yanıltıcı

İşte tam burada güçlü bir algı doğuyor: "Sizin sorularınızı, çıkmışlara bakarak bile çözer, sizi kendi alanınızda geçerim." Ve maalesef bu, belli bir noktaya kadar doğru.

Ama bu, tarih ya da edebiyatın "kolay" olmasından değil — sistemin bu dersleri sığ ölçmesinden kaynaklanıyor.

Gözlemlerime göre ÖSYM, edebiyat sorularının kayda değer bir kısmını her sene önceki yılların kopyası niteliğinde soruyor. 24 edebiyat sorusundan yola çıkalım: haftada 10-12 saat edebiyat çalışan ortalama bir EA öğrencisinin neti kabaca 17-18 olurken, derse hiç çalışmamış ama yalnızca çıkmışlara bakmış bir sayısalcının neti 14-15 olabiliyor. Yani tek bir derse verilen ciddi emek farkının somut çıktısı yalnızca 2-3 net. Düz bir çıktı eğrisi.

Ancak kritik nokta şu: bu "çıkmışa bak, idare et" yöntemi seni bir tavana kadar taşır ve orada bırakır. Ortalamanın üstündeki bir EA öğrencisi 20-22 neti gördüğünde, kopyalanan soru havuzu artık işe yaramaz; asıl fark, ezberi değil muhakemeyi — metni süzmeyi, çıkarım yapmayı — çalışan öğrencide açılır. Sistemin sığlığı sana bir zemin sunar; ama tavanı, yöntemli çalışma belirler. Yani sistemin bu kusuru senin bahanen değil, tam da aşman gereken tuzağın kendisidir.

Emek çoktur — ama bu "üstünlük" değildir

Peki bu tablo, bir sayısalcıyı EA öğrencisinden daha başarılı mı yapar? Hayır. Ortalama bir sayısal öğrencisi, ortalama bir EA öğrencisinden kesinlikle daha çok emek vermiştir — bunu yukarıda somut verilerle gösterdik. Ama emek vermek, daha yüksek kapasiteye sahip olmak demek değildir. Kaldı ki ortalamanın üstündeki bir EA öğrencisi, güçlü matematik ve TYT fen netleriyle bir sayısalcıya oldukça yakın, hatta kimi zaman onu geçen sıralamalar yapabiliyor.

Emek ≠ kapasite: bir analoji

Basit bir örnek: iki aracımız olsun. Biri İstanbul'dan Ankara'ya, diğeri İstanbul'dan Adana'ya gidecek — ve her ikisinin de yalnızca 12 saati var. Ankara'ya gidecek sürücünün tutması gereken hız, Adana'ya gidecek olandan daha düşüktür. Ama Ankara'ya giden daha yavaş gidiyorsa, bunun sebebi daha hızlı gidememesi değil; verdiği mevcut eforun onu zaten hedefine rahatça ulaştıracak olmasıdır. O yolu hiç denemedi diye "daha yavaş bir sürücü" olduğu söylenemez.

Başarı görelidir

Çünkü başarı, göreli bir kavramdır. Herkes kendi alanında, kendi hedefine ulaşmak için bu sınava girer. Seninle eş zamanlı çalışan akranlarından önce kendi hedefine vardıysan, göreli olarak başarılısın. Mutlak bir başarı tarifi yapmak ise mümkün değil; bu, olsa olsa toplumsal bir algının genç kitlelere dayatmasıdır.

EA'nın tavanı: mesele "alan" değil, yetkinlik

Son olarak, "matematik ve fen, insanı daha yüksek mertebelere taşır" inancına değineyim — çünkü burada da bir yanılgı var.

Büyümek, ölçeklemek, sermaye ve insan yönetmek; teknik beceriden bambaşka bir yetkinlik seti ister: ikna, müzakere, hukuki-finansal-makro okuryazarlık, strateji, örgüt kurma. Sayısal kökenli biri bile bir yerden sonra bu "EA tipi" zihinsel kaslara geçmek zorunda kalır. İşini büyütmek isteyen bir mühendis ya da yazılımcı, günün sonunda büyük ölçüde bu yetkinliklerle var olur; çünkü sermayeyi ve iş modelini ölçeklemek bunu gerektirir.

İşte EA'yı özel kılan da bu: girişi görece düşük eşikli, ama tavanı disiplinler-arası ve neredeyse sonsuz bir alandır. Mesele hangi "alandan geldiğin" değil, o tavana çıkmak için hangi yetkinlikleri kuşandığındır.

Sonuç

Netice olarak: herkes kendi hedefi doğrultusunda bir yol seçer ve o yola ulaşmak için vermesi gereken eforu hesaplar. Bu efor çoğu zaman "hayatsız olmayı" bile gerektirmez. Ama daha önemlisi: verilen eforun miktarından kişinin zekâsına ya da kapasitesine dair bir çıkarım yapılamaz. Sayısal daha çok emek isteyebilir; bu onu daha üstün yapmaz. Alanların bir hiyerarşisi yok — yalnızca farklı yolların, farklı hız gereksinimleri var.

Hangi alanda olursan ol, tavana çıkmak yöntemle olur.

MindNexus'te önce eksiğini teşhis eder, ezberi değil muhakemeyi çalıştıran bir yol haritasını birlikte kurarız.

— Kaan Sezgin, MindNexus kurucusu

arrow_back Tüm yazılar